Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete...

26/4/2006 - Hiç oldu mu ?

Konuya girmeden kendi kendime cevap veriyorum "eminim ki size de oldu" ama benim sorum şu "nasıl geçirdiniz ?"

 

Bu sabah daha önceki birkaç sabah gibi kalbim birinin avucunda uyandım gene. Öyle bir avuç ki gereksiz yere kalbimi bir stress topu gibi sıkıp bırakmaktan zevk alıyor, parmakları arasından süzülen kanda geleceğin falına bakıyor ve kalbimi sıktığında ben kasıldıkça o daha da sıkıyor.

 

Bir süredir bu hisle başlıyor günüm. Sanki bu his bende oldukça herşey daha da ters gidiyor, daha da tatsızlaşıyor her dakika...

 

Biliyorum ki bu herkesin başına gelmiştir bir zamanlar, benim de gelmişti ama bu kez geçmeyecek diye korkuyorum.

 

Bu aralar herkesi arkada bırakıp başımı alıp gitmek istiyorum, hem de çok !

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

14/4/2006 - Asılı kalan...

Ben bir hayalde yaşıyorum...

 

Insan yalnız bir hayalde böyle asılı kalabilir havaya ve hala hissedebilir herşeyi. Evet hala hissediyorum her acıtan dokunuşu her hücremde.

 

Öyle bir yerdeyim ki beni kimse göremiyor ben herkesi tüm detayları ile seyretmek cezasına çarptırılmışken. Etrafım yaşayan, yaşamayan, hisseden, hissetmeyen, kayıp, yersiz yurtsuz belki de sonsuza dek sahiplenilmiş veya sahiplenmiş ruhlarla dolu. Geçip gidiyorlar yanımdan ileri geriye zaman olmaksızın...

 

Durdurmak istediğim hiçbir ruh geçmiyor yanımdan.. Keşke biri olsa diye düşünüyorum, keşke istediğim özlediğim bir ruh geçse yanımdan ve en azından bir nefeslikte olsa yaşama şansı kazandırsa bana. Biliyorum ki tek nefeslik te olsa bu hakkı elde etmemin tek şartı bir ruhun beni fark edip durması ama durmuyorlar.

 

Kollarım iki yana açık, parmaklarım görünmez prangalarda sıkıştırılmış, bacaklarım aşağıya doğru tüm ağırlığımı çekmek istercesine sarkmış, yüzüm geçen her ruhu görmem için karşıya doğru arkadan sabitlenmiş, yüzüm görünmez bir maske içinde... Vücudum sadece hissetmek için orada ama dokunulmaz... Her geçenin rüzgarı kamçı gibi acıtıyor bedenimi, tenim hassasiyetinin en üst noktasında...

 

Beynim tüm vücudumda darmadağınık, gözlerim emredilenler dışında istediğim hiçbirşeyi görmemek üzere kör edilmiş. Bazı anlarda isteğime hayır diyemiyen, eskiden benim olan gözlerim görse de bir ışık, en parlak anında bu ışığın karanlık ansızın geliveriyor. Karanlık gözlerime saplanan hançerler gibi, içerilere kadar sokuluyor, kanatmıyor ama çok acıtıyor... Çok acıtıyor....

 

Ciğerlerim nefes alıp vermeyi özlüyorlar. Tekrar yaşam denen sonsuz rüyaya dalmak için her denemelerinde kum doluyor içlerine. Dudaklarım suya hasret yağan onca yağmura rağmen, yağmur sadece etrafımdan sıyırıp geçiyor. Hiçbir damlayı da hak etmedim ben Tek nefes için ölürken bir damla su sözü edilmeyecek kadar büyük bir ödül benim için ama o da yok... Olmadı olmayacak...

 

Ayaklarımın altında hiç ulaşamayacak olduğum yerin kayıp gidişini hissediyorum. Altımda yatan ölülerin huzursuzluğu, yere dokunmamak için gök yüzüne yükselme hakkına sahip olan ruhların mutluluğundan da nasibi mi alamıyorum. Bu da boş bir yakarış !

 

Bazen yanımdan kayıp giden yıldızların parmaklarıma sürtündüğünü hayal ediyorum bir ümitle. Parmaklarıma sürtünmeleri, izlerini bırakmaları ve belki de bu izlerle tenimde yakarak açtıkları yaralardan tekrar hayat bulabilmeyi.Nafile...

 

Kim beni buraya hapsetti, neden hatırlayamıyorum. Cezamı haketmemin sebebini düşündükçe ise kulaklarımda çınlayan sesler beni anlık düşünmekten de alı koyuyor. Dayanamam bu seslere ben dayanamam !

 

Asırlardır olduğum bu noktada denediğim her yolda acıyan canım artık acıyı zevk olarak hissetmeye başladığında ve ben bunu farketttiğimde kopuyor kıyametler. İşte o zaman gözlerimi kapatan maskenin aslında ne kadar ince olduğunu ama aslında benim gözlerimi kendi kendime kapattığımı anlıyorum. Açmaya korktuğum gözlerim ve kalbim artık onları her fırsatta gaga vuruşları ile yaralayan cehennem kuşlarının farkına varıyor.

 

Kalbim son bir kez atmak istiyor, gözlerim ise son bir kez ışık ile kamaşmak derdinde. Sahte ışıklarla etrafımdan geçerek sadece canımı yakmak amacında olan, eskiden asılı kaldıkları yerden Tanrı yerine Şeytana yakararak kurtulan ruhlar gitgide artsa da o an anlıyorum ki kaybedeceğim tek şey benim. Ya ben ben olup asılı kalıcam ya da beni başkası için feda edeceğim ve yok olucağım! Şeytana verilebilecek herşeyi verdim ben asılmadan önce.Herkesten önce davrandım ben şeytana karşı cömertlikte.

 

Ben hiç biz olmadım, korktum biz olup ta asıldığım yere bir kişiyi daha taşımaktan. Acım yeteri kadar büyüktü. Sadece nerede olduğumu gösterip bana doğru uzandıkları anda omurgamdan beni buraya bağlayan zincirleri göstermeksizin hiçliğe, yokluğa geçmek çözümdü. Hiç oluyordum bir anda, yok, hayal ve sonra onlar aşağıda kalıyorlardı bense yerimde!

 

Tanrının merhameti nerede diye düşünmekten alıkoyamıyordum kendimi. Nerede merhameti ! Hakedenlere veriyordu bu şansı ama bir kez de olsa bana veremez miydi bu hakkı? Ya bundan sonrası için benden birşeyler almasına razı olsaydım? Gene yanlıştı gene yanlış... Şeytanla pazarlık yapılırdı Tanrı ile değil ! Tanrı beklerdi, beklerdi ki sen haket onun seni görmesini beklerken...

 

Bekledim... Zaman yoktu burada. Olmayan zaman geçmez altından arabasıyla kamçısını şaklatarak yanınızdan. Anlamayamazsınız zamanın yağız atlarının nal seslerini duymaksızın zamanın geçtiğini, söyleyemem o yüzden ne kadar geçti... Sadece geçti ama gerçekten geçti fark ettiğimde ama zamanıydı. Yıldızlar karanlığı izledi, sessizlik kayıpların çığlıklarını, kartallar kargaları, içime dolan kum yetmeyen ama serinleten havayı izledi. Fark etmedim nasıl geldiğini art arda gelen nefes çırpınışlarımdan birinde acımayan ciğerlerimden fark ettim ilk önce, sonra dudağıma bir damla düştü. Yalnızlık diye düşündüğümde kulaklarımda kalabalık değil sessizlikte büyüyen bir ses duydum. En sonunda ise parmaklarıma değen bir yıldızın yakan alevi ile irkildim!

 

Artık asılı olmak eskisi kadar yakmıyordu canımı, ayaklarım hafiflemişti. Hücrelerim vaz geçti her darbeyi vücuduma yayılan beynime iletmekten. Biliyordum ki görebilmek için geleni maskemi çıkartmam gerekiyordu nasıl yapacağımı düşünürken hançerleri boşverip gözlerimi açtım ama gördüğüm sadece bendim. Karşımda asılı kalan, yüzünü göremediğim ama ne hissettiğini çok iyi bildiğim, sadece benden ibaret hayatımda bana tek arkadaş olabilecek olan ben, bana benzemeyen ama benim diye yalvaran bir sesle kulaklarımı çınlatıyordu...

 

Isındığımı hissettim birden... Parmaklarımda kalan yıldız tozu ilk önce ellerimi ısıttı ve farkettim ki omurgam artık beni taşıyamaz durumda canımın yanmasının sebebi bu! İlk denememde prangalar izin vermedi parmaklarıma ama inandım kurtaracağıma elimi. Sebebim vardı bu kez... Bana dost olan kurtulma şansım diğer yarım ben de aynı acıyı çekiyordu. Taşımaz olmuştu omurgası onu da ve düşecekti. Ben zaten benden geçmiştim ama ondan geçemezdim. Ben asırlardır buradaydım o ise yeni gelmişti düşmek ve son şansı kaybetmek için asıldığı yere! Zaten vaz geçilen bir can için son yakarışlar ne kadar gereksizse başkası için yapılan ilk yakarışlar o kadar hayatiydi.

 

İlk elimi kurtardım, uzattım ona parmaklarımdaki yıldız tozu aydınlatsın diye gözlerini. Sonra sesim geldi ardından zamansız zamanlardan sonra... Ses değil bir nefesti çıkan ama hedefine ulaşan. Gözlerini gördüm, yıldızlar ona da güldüler bir kerelik te olsa! Nefesim onun da ciğerlerine dolan kumlar arsından bir yol buldu kendine... Sıra yağmur damlasında diye düşünürken gözyaşlarım geldi aklıma, acaba hala var mı diye... Belki dedim yağmuru beklemek yerine bir damla gözyaşı ulaştırabilirsem dudaklarına unutur susuzluğunu. Hatırlamadığım zamanlardan sonra isteyerek ağladım ve gördüm ki bu damla can verdi ona biraz daha...

 

Sesimi kullanmayı hatırlar hatırlamaz seslendim, elim sesimi izledi ve hayretle fark ettim ki elimi uzattığım anda nefesim de kalbimi izledi ve bir anda uzakta diye umarken onu bir küçük hamleyle parmaklarım yüzüne değdi, tuttum çenesinden kaldırdım yerdeki depremi izleyen yüzünü... Gösterdim yalnız olmadığını, inanmadı, inanamadı. Bak dedim ben de burdayım inan! Ben dedim sonra boşver diye düşünüp durdurdum dudaklarımdan çıkacak gerçekleri. Gerek yoktu gerçeğe, O'nun şansı vardı...

 

Yıldızlar, karanlık, damlalar, sesler ve ışık... Günden güne kalktı başı, nefesleri sıklaştı benim ki azalırken. Gidişini hayal ettim o askıdan kurtulup ve benim düşüşümü. Ben düşmeyi kabul ettim o yukarı uçabilsin diye ama O' na söylemedim, söyleyemedim. Kimse istemez Ben' ini kaybetmeyi...

 

Zaman yer değiştirirken etrafımızda biz de yer değiştirdik. Bir gün omuzlarımda buldum onu ve içimde onu yukarı itip askıdan indirecek gücü ama bu benim son gücümdü bunu da biliyordum. Ruhu rahattır vicdanı rahatsa, cennette olmasa da ve hak ettiğini düşünüyorsa cehennemi ve ben cehennemimi kabul etmiştim...

 

Sanıyordu ki O da gelecekti benim cehennemime. Alamadım O' nu oraya, yanmamıştı hiç, bilmezdi, nasıl alırdım asırlarca ve belki de belirsiz zamanlarca bekleyerek son nefes ümidimi kaybettiğim Ben' imi cehenneme! Biz olamazdım ben, olmazdı ama söylemedim. O anlayacaktı cennetine vardığında ve beni bir hayal olarak hatırladığında...

 

"Son gücün" dedim "Ben' in için son gücün! Ya kurtar ya da başkasının acısıyla katlanarak artan acınla asılı kal..."

 

Beklediğim tek ve derin nefes hakkımın geldiğini anladım, tek ve son nefes! Gözlerim son kez gördü ışığı, son kez baktım isteyerek. Baktığımsa aşağısıydı, düşeceğim ruhlar batağı... Görmek istedim nereye düşeceğimi ama düşünmedim!

 

Farkında değildi Ben' im omuzlarımın üstünde olduğunu ve farkettiği anda ittim onu. Tüm gücümle yukarı, çok yukarı! Kendimi taşımanın ağırlığını hissettim onu taşırken nasıl da ağırlaştığımı ayaklarımdan aşağıya çeken ruhların bataklıkta... Umursamadım ittim gene de... Gözlerimi sımsıkı kapadım ve son nefesimi ciğarlerime doldurup bu nefesin kumların tadını unutturacağını umarak ittim...

 

Sonra düştüm, düşmeye başladım! Düştüm, bulutlardaydım, gerçek acının içinde olacağım derken bir düş oldum, gözlerimi açmaya korktum görmek istemedim düşümü düşerken aşağı...

 

Serin, çok serin bir rüzgar hissettim, çam kokuları, sesler ama anlamlı, sonra bir el... Tamam bu cehennemin kapısında yol gösterecek el derken eli yanımda buldum sahibiyle beraber. Ben bana geri gelmiş ama ben onu kurtardım derken yukarı çıktığımızı anladım. Yukarı, çok yukarı...

 

Sonrası sessizlik.... Bir tanesi tüm hayatı yaşatacak nefes... Dudağımda tatmadığım güzellikte bir damla yağmur, sonra biz...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/4/2006 - Kaçtı gitti

Aklımda sürekli dönüp duran fikirlerden bazılarını yakalamaya çalışırken en çok istediğim konuyu da kaçırıyorum elimden, hep böyle oluyor hay aksi !

 

Son günlerde çok yoğun duygular yaşıyorum ve kontrolün kimde olduğunu bilemiyorum. Oysa iyi bir şeydir kontrol...

 

Sanırım uyumalıyım... Umarım uyandığımda hala yazmak isterim!

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/4/2006 - Farklar ve aynalar

Aynalara bakmayı pek sevmem kendimi çokça sevmeme rağmen. Hep zihnimle ve dilimle anlatmayı seçtim kendimi. Görülen olmak ve merak edilmek oyununda öncelikli olma durumumu dengelemek adınadır saklanmam...

 

Saklanmasam ne olur diye düşünüyorum bazen veya herkes gibi oluversem bir anda. Örneğin bir sabah bir standarda sıkışmış olarak uyansam. Görülebilir ve öncelik sağlayan özelliklerim yok oluverse ve Çin' de yaşayan bir Çin' li oluversem ne olur ?

 

Üzgün bir çocukluk ve gençlik geçirdim etrafımdaki onca mutluluğa ve sevgiye rağmen. Hep kendimleydi derdim. Çirkin ördek yavrusu durumu hiç yakamı bırakmadı. Çocukların dünyası öyle acımasızdır ki farklıysanız birazcık hele de evde anne babalar o küçük kızın gelecekteki durumunu fark edip te konuşuvermişse evin çocuğu sinir oluverir size. Çocuklar netlikleri ve doğrulukları sonucu acımasızdırlar. Büyüyünce bunu anlamak kolay da ya onlarla aynı yaştaysanız eğer ?

 

Sonra geçti o günler ve farklılıklarımın tadına varmayı öğreniverdim bir gün. Öylesine saklanmışım ki aynalardan gözümün rengini fark ettiğimde sanırım 16 falandım. Akıllı olmak zorundaydım, başarılı, seçici ve zaten o yafta yapışmıştı bir yerlere akıllı kız diye. Hiç yargılamadım o yaftayı, hep kabullendim öyle ki 1 puan eksiği okuldan çıkamamama ve hatta ağlamama neden oldu yıllarca... Ama asla da aklım sebebiyle kimseyi üzmedim.

 

Zaman aktı gitti ve ben gene akıllı bir seçim yaptım hayatımda yanıma çirkin bir yol arkadaşı alarak. Amaç ne, tabii ki dengelemek... Ama öğrendim ki tıpkı çocuklar gibi çirkinler de acımasızmış. Ne kadar da çok uğraşıldı benle çirkinleştirmek adına. Bu konuda da başarılı oldum. Bir gün baktım ki nasıl da değişmişim ve daha da saklamışım kendimi...

 

Büyüdüm kendi içimde saklanarak ama bir gün dar geldi kalıbım buna ve bir rehber kesti yolumu. Bak şimdi dedi ben sana seni göstericem. İtiraz etmedim. Kaybettiğim ve benim sebebim olan bir adamın dönüşü gibi geldi bu rehberlik, kabullendim... O tuttu aynayı bana ve dedi ki kendini göstermen için en büyük yardımcın aklın ama aynen bu ayna gibi var olan seni de göster. Saklan tamam, gelsinler yanına aklınla sözlerinle ve sonunda zaten sevdiğin mutlu etmekse insanları bir de güzel hediye olarak göster kendini.

 

O gün bu gün ben biliyorum kendimi. Bir süre fazlaca ortada oldum ve baktım ki aklım arkada kaldı. Saklandım gene. Aklımı seveyim, iyi de yaptım...

 

Çıktığım nokta herkes gibi olma isteği ya, söylemek istediğim şu yaşayamazdım farklı olmasaydım. Öyle kötü bir zehir ki görülen farklılıklar ve bunun gücünü görmek çıkmıyor insanın içinden.

 

Bir gün çok fena aşık oldum bir arkadaşıma ama yanyana çok komiğiz. Öylesine geçerken uğradık dediğimiz bir psikolojik danışmanlık grubunda tüm arkadaşlarım incelenmeye değer bulunmazken ben kusuverdim tutmayan boya altındaki rengimi. Ne anlatayım derken aşkımı anlattım saklanarak devam eden. Üzgündüm neden böyle diye ve görünüşte kendime yüklüyordum aksaklığı. Ama dilim üstün geldi aklımla işbirliği yaparak ve dedim ki "ne yapabilirim o daha uzun olsaydı"...

 

Sözüm sadece kendime, aklen ve ruhen bir olduklarım konu dışıdır...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/4/2006 - Uykusuzluk

Öyle çok uykum var ki artık hiçbirşey düşünemiyorum. Bu durumu ben seçtim ve yarattım hep şu internet denen tuhaf alem yüzünden, pişman mıyım ? hayatta ilk kez bilemiyorum...

 

Kafamın bu karışıklığı ve o tuhaf kalp sızlamanın arasında bir e-mail geliyor eski arkadaşımdan "kalp nasıl çalışır?". Açmayacağım o e-maili çünkü aradığım cevap yok içinde. Damarlar, kanallar, kan, kas derken normale sokmak gerekecek kalbi ve benimki normal değil. Eh o zaman ne gerek var zorlamaya ?

 

2 gecedir zorluyoruz kapıları, bacaları, kendimizi ve geleceği. Daha en başta söylerken farklılığımı aynı şeyi hissetmek istedim belki de. Bu sabahın ilk ışıklarında belki de herşeyin bir oyun olabileceğini düşündüm, sadece oyun. Oyun diyerek gereçeğe çağırdığımız şeyin ötesinde belki de bunu tetiklemeye çalışan o duygular da oyundu, ne dersin ?

 

Ben o küçücük oyun bahçesinde istenmeyen çocuk gibi hissettim kendimi en sonunda gecenin. Hani şu kimsenin oyuncağını vermediği çocuk...

 

Merak etme ben de ne istediğimi bilemiyorum aslında ama ben bu yönümü kabullenmişken sen de bunu uyandırma ihtimalim çok ağır geldi bana. Anlatamadım ben, açıklayamadım...

 

İstediğim şey bir köprüden geçmek değildi sadece... inan bilemiyorum...

 

Öylesine yorgunum ki ... Kafamdaki ağırlığı boşaltmanın tek çaresi ağlamakmış gibi geliyor ama onu da yapamıyorum! Her ikisi de olmak zormuş çok zor...

 

Umarım bir gün anlatabilirim sana bunları seni ürkütmeden...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Her gün herşey değişiyor...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

Arkadaşlarım

acceleration
dewinim06